kandil

KANDİL VE SÜTLAÇ

5
(3)

Dedemler,  anneannemin romatizma ağrılarına İstanbul un rutubetli havasının iyi gelmediğine kanaat getirip köye dönmelerine kadar,  her kandil onların evinde teyzemlerle birlikte maaile kandilleşmek rutin adetlerimizdendi. Teyzem okula giden çocuklarından dolayı akşam ezanına yakın kandilleşmek için teşrif eder, annem ise okul derdi olmadığı için öğle saatlerinde bizi toparlar ve anneanneme getirirdi. Dedem bizi kapıda karşılayıp, kucağında merdivenlerden çıkarır, kardeşimle beni biraz sever, sonra tekrar dükkâna inerdi. Karnımız aç ise öğle yemeği yer, tok ise öğle uykusuna yatırılırdık. Bir vakit sonra pişmiş süt kokusu ile uykudan uyanır, kandil nedeniyle gelişimizi hatırlayarak bu kokunun sebebini tahmin ederek, mutluluk içinde sedir de doğrulurdum. Dedemlerin evi alt katı kâgir, üst katı ahşap yapılmış iki katlı eski bir İstanbul eviydi. Önde bir oda, arkada daha küçük bir oda, mutfak ve tuvaletin iç içe olduğu bir bölüm ve hepsinin ortasında bir sofadan oluşan bu evde, yazları serin sofada oynamak orayı en kıymetli yer yapardı benim gözümde. Arkadaki küçük odayı pek kullanmaz ve sevmezdim. Biraz loştu ve küçük penceresi koyu renk bir keten örtüyle hep kapalı dururdu. İçinde büyükçe bir sandık ve sandığın üstünde üst üste istiflenmiş yorgan ve yastıklar vardı. Ayrıca bir elbise dolabı, valizler, kalabalık misafirler için yedeklenmiş birkaç sandalye, bizler için ayarlanmış oyuncak kutusu, sehpalar odanın demirbaşlarıydı. Birkaç kez penceresinden dışarıya bakmaya cesaret ettiğimi hatırlıyorum. Pencereye çok yakın bir incir ağacı vardı. Hemen ağacın altında ince bir borunun ağzında bir musluk takılıydı. Sonradan bu ağacın ve altındaki musluk bulunan alanın dedemlerin evine ait olduğunu öğrendim. Alt katta kiracı kaldığı için ben bu bahçeyi hiç görmemiştim. Ağacın arka kısmında küçük bir koruluk olduğuna inandıracak kadar ağaç topluluğunun olduğu bir alan vardı. Bir sokak boyunca dedemlerin evi gibi evlerin sıralandığı ve arka bahçelerindeki ağaçların bu meydanı koruluğa çevirdiği belliydi.

Kandil günleri işte bu oda tüm o sevimsizliği ve asık suratlılığından sıyrılır, bambaşka bir havaya bürünürdü. Süt kokusuyla uyandığım an, odanın o hâl zamanının geldiğini anlamıştım. Sedirden sıyrılarak kapıya yöneldim, kapının ağır pirinç kolunu açmak hiçbir zaman kolay olmazdı, yine öyle oldu. İki elimle kapı koluna asılarak kapıyı açmayı başardım. Hemen yan taraftaki odanın kapısı kapalıydı. Kapalı ise artık o vakit gelmiş demekti. Hemen diğer odanın kapı koluna asılıp açtım. Ve işte o muhteşem manzara! Odanın bütün zemini kâse kaplıydı. Kâselerde de dumanı henüz ılık ılık tüten sütlaçlar. Anneannem her kandil onlarca sütlaç yapardı. İki kızları, damatları ve torunlarıyla yenen akşam yemeği için ve komşulara ikramlık olarak sütlaç dağıtılırdı. Ayrıca tüm sokak boyunca sadece komşulara değil, dedemin esnaf arkadaşlarına, arka sokakta yalnız yaşayan teyzelere, öksüz yetim kalmış çocuklara, mahallenin delisine, bekçisine bu sütlaçlar ikindiden sonra tepsilerle dağıtılırdı. Hal böyle iken kaç kâse sütlaç yapıldığını tahmin etmek hiçte zor değildi. Zor olan odanın tüm zeminini sütlaç kaplı olarak hayal etmek. Benim ki hayal değildi, gerçek bir şölen görüntüsü. Annem kapının açılma sesini duymuş mutfaktan gelmişti.

‘’Sakın girme içeri!’’. Zaten öyle bir niyetim yoktu. ‘’Soğuyunca veririm sana’’ dedi, sütlaçları göstererek. Ben yemekten çok, onları böyle topluca görmeyi seviyordum. Yavaşça kapıyı kapattık annemle. O sırada anneannem elinde aşağıda manav dükkânında görmeye alıştığım mavi kâğıtlar ve makasla mutfaktan çıktı. Bu kâğıtları meyve kasalarını açtıkça dedem, meyveleri sarıp sarmalanmış olarak buluyorduk. Yağlı ince bir kâğıttı, birkaç kez bunları tırnağımın yan tarafıyla düzlemiş ve güneşe tutarak mavileşen manzaraya bakmıştım. Elinde makas ve kâğıtla anneannem merdivenin ilk basamağına çöktü. Bende hemen yanına. Elinde ki kâğıtları önce düzleştirdi, sonra kat kat katlayarak küçücük hale getirdi. Sonra başladı makasla kesip şekiller vermeye.
‘’Anneanne ne yapıyorsun?’’ dedim, dayanamayarak. ‘’Birazdan görürsün dedi, sadece izle şimdi, nasıl yaptığımı öğren’’. Kesme işlemi bitince elimden tutarak birlikte arka odaya geçtik. Anneannem elindeki kâğıtları açarak her birini asker gibi sıralanmış sütlaç kâselerinin en önündekinin içine bıraktı. Tepeden baktığımda anneannemin ne yaptığını anladım. Kağıtları katlayıp kesmiş ve şekil vermişti. Mavi kağıtlar beyaz sütlaç zeminin üstüne konulunca hangi şekli aldığı belli oluyordu. Lale, yıldız, kar tanesi, papatya, kalp, bugün hala hatırlayabildiklerim. Sonra bu kağıtların üzerine tuz serper gibi tuzlukla bir şeyler serpmeye başladı anneannem. ‘’O ne?’’, diye sordum, ‘’biber mi?’’ ‘’ Hayır’’ dedi anneannem,’’ tarçın’’
Serpme işlemi bitince kağıtları kaldırıyordu anneannem. Sanki bir sihirbazlık olayına şahit olmuşum gibi hayretler içinde kalıyordum. Kağıdın üzerindeki şekiller sütlaca geçmiş oluyordu ve beyaz zeminde tarçınların çizdiği resimler muhteşem gözüküyordu. Bu serpme işlemi bittikten sonra büyük sinilere her bir şekilden ikişer kase koyup, bana ‘’in aşağı dedeni çağır’’                                                                Koşarak merdivenlerden indim, ayakkabılarımı giymeme gerek duymadan kapının bir adım dışarısına çıkıp dedeme seslendim. ‘’Anneannem seni çağırıyor.’’ Dedem üzerinde mavi önlüğüyle yukarı benim ardımdan geldi. Anneannem elinde koca siniyle sofanın ortasında hazırdı. ‘’Bunları esnafa dağıt’’ dedi anneannem. Dedem siniyi alıp tekrar merdivenlerden indi. Dedem bilumum esnafa sütlaçları dağıtma işini yaparken, anneannem küçük çiçekli tepsilere ikişerli üçerli sütlaç kaselerini yerleştiriyordu. Sütlaçlar tepsideki yerlerini aldıktan sonra, renkli peçetelerle üstünü örtüyor ve dağıtıma hazırlıyordu. Anneannem bir ara ‘’artık büyüdün, bu sefer sen dağıt’’ dedi. Kulaklarıma inanamadım. Bu görevle artık büyük olmanın haklı gururunu yaşayacak, statü atlayacaktım. Ama görevimi eksiksiz yerine getirmeli, kırmadan dökmeden işi sonlandırmalıydım. Anneannem, ‘’bunları dökmeden götürmek bir marifet ama onları sunmakta ayrı bir marifet’’ dedi. Nasıl? demedim ama nasıl der gibi anneanneme baktım. O da bunu anlayarak cevaplamaya koyuldu. ‘’Kapı açılınca hayırlı kandiller diyeceksin. Kaseleri yarın verirseniz iyi olur diyeceksin, onlar Allah kabul etsin, elinize sağlık deyince de amin, afiyet olsun diyeceksin. Her kaseyi verdikten sonra dışarı çıkarken kalanların üstünü mutlaka ört. Yoldan geçen görüp canı çekmesin. Gerçi herkese vermeye çalışıyorum ama tükenir de veremezsek hem mahcup olurum, hem de göz hakkını verememiş oluruz.’’ Dedi. Ben bütün söylenenleri aklımda tutmaya çalışıyordum. Eksiksiz tutuyordum da, ama iş söylemeye gelince aklımda kayıtlı olanlar pek pratiğe geçemiyordu. Utanıyordum herhalde. Buna rağmen ilk sınavımı başarıyla geçiyordum. Eksiksiz komşuları atlamadan, kırıp dökmeden kaseleri dağıtmış, kah ezberlediklerimi söylemiş, kah söylediklerimi sadece ben duymuş, kah söyleyememiş olarak ilk görevimi ifa etmiştim.

ZEYNEB TONBUŞ

Bu gönderiyi beğendiniz mi?

Derecelendirmek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 5 / 5. Oy sayısı: 3

Şu ana kadar oy yok! Bu gönderiye ilk oy veren siz olun.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir